İstanbul Üniversitesi 1. sınıf öğrencisi, Sevgili Rabia UZUNOSMANOĞLU sizler için yazdı.

dav

Uzun zamandır suskunluğunu koruyan Martı açtı kanatlarını. Avına odaklanmış bir aslan gibi… Attı kendini Marmara’nın sularına. Çığlıklarıyla İstanbul’u susturmaya başladı. Garipsedi İstanbullu onun bu hiddetli, vapurları bile hazır ola sokan sesini. O ise, İstanbul’a kızıyordu. Her zaman ışıl ışıl ve canlılığıyla kendinden bahsettiren İstanbul, unutmuştu Martıyla olan dostluğunu. Artık İstanbul için siyah beyaz değildi fotoğraflar, renkliydi. Hatta İstanbullu hangi renk isterse o renkti kareler. Martı kendini bazen mavi bazen de pembe olarak görürdü. Martı’ya göre, denizdi mavi olan ya da gökyüzü. Bir çiçek pembe olabilirdi ama martılar… Doğal olan bu değildi. Ona anlamsız gelse de, bir süredir dostu İstanbul için katlanıyordu bu duruma. Ama İstanbul çok değişmişti, Martı tanıyamaz olmuştu dostunu. Hâlbuki İstanbul unutmamıştı onu. Martı’nın bir derdi olduğunu anlamış, onunla defalarca konuşmayı denemişti. Fakat Martı her seferinde konuşmak istememiş ve bu da bir süre sonra aralarının açılmasına sebep olmuştu.

İstanbul uzun zamandır görüşmediği Martı’nın, biraz öfkeli biraz da üzgün gelen çığlığını duyunca şaşırdı. Neydi dostu Martı’yı bu kadar kızdıran ve üzen şey?  Evet dostu. Bir süredir görüşmeseler de dostlukları bozulamazdı İstanbul için. Çünkü onlar çağlara birlikte eşlik etmişlerdi. Martı İstanbul’u karşısına aldı ve onun çok değiştiğini, artık eskisi gibi ne doğal davrandığını ne de doğal göründüğü söyledi. Belli ki İstanbul da “kalıplaşmış güzellik” anlayışının esiri olmuştu. Kalabalığın gürültüsünden yakındı Martı. Neredeydi eskiden söyledikleri şarkılar? İstanbul, Martı’nın şu an ki patlamasının nedenini anlamaya başlamıştı. Martı’nın kendisi değişen dünyaya ayak uyduramadığı için İstanbul’un değişimi, onda farklı hislere ve düşüncelere sebep olmuştu. İstanbul, doğallığı savunan Martı’ya sakince, aslında değişimin de doğal bir süreç olduğunu ve herkesin bu değişime uyum sağlaması gerektiğini, yoksa tarih içinde kaybolabileceğini söyledi. Ama Martı İstanbul’un söylediklerine odaklanamıyor, kendi söyleyeceklerini düşünüyordu. Martı’nın üzüntüsü, öfkesi, sabırsızlığı hatta anlam veremediği bu değişime karşı şaşkınlığı yüzüne tüm saflığı ile yansırken; İstanbul’un mimiksiz, ne hissettiği anlaşılmayan yüzü, Martı’nın daha da sinirlenmesine neden oluyordu. İstanbul da İstanbulludan öğrenmişti duygularını gizlemeyi.  Bu dönemin modası, asıl hislerin imojiler arkasına gizlenmesi değil miydi ? Martı hala İstanbul’un çok değiştiğini eski halinden eser kalmadığını söyleyip duruyordu. Sabrın ve alttan almanın kalmadığı bugünlerde İstanbul dostu Martı’ya, söylediklerine kulak vermesi gerektiğini eğer böyle yaparsa bir sonuca ulaşamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Değişenin yalnızca kendisi olmadığını; aslında Konya’nın, Rize’nin hatta dünyanın diğer ucundaki Tokyo’nun da değiştiğinden bahsetti. Belki böylece dünyanın sadece yaşadıkları çevreyle sınırlı olmadığını kavrayabilirdi. Martı yine tam savunmaya geçecekti ki sustu ve dostunun gözlerine uzun uzun bakmaya başladı. Anlaşılan ne o İstanbul’u anlayacaktı ne de İstanbul onu. Sözlerde bulamamıştı aradığını Martı, belki İstanbul’un gözlerinde bulabilirdi eskilerden kalma doğallığı. Oradaydı eski İstanbul, en derinlerde. Üzüldü dostu için Martı. Değişime ayak uydurmak uğruna İstanbul, onu kirleten insanların farkında olamamıştı.

 Aralarındaki sessizliği bozan şimşek oldu. Ardından  yağmur, bardaktan boşalırcasına yağmaya başladı. Martı kanatlarını hiç düşünmeden bir şemsiye gibi açtı dostu İstanbul için. Etrafına bakınca; saçı, makyajı bozulacak diye telaşlanan, yağmurdan kaçmaya çalışan insanları görüp göz devirdi. İstanbul için ise artık bu çok olağandı. Peki, kim haklıydı söylediklerinde? Martı mı yoksa İstanbul mu?

Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

*